Gönderen Konu: Dekompresyon Hastalığı Vurgun  (Okunma sayısı 1093 defa)

Budak Şener

  • SCUBATR de buluşalım
  • Yönetici
  • Mezgit
  • *****
  • İleti: 406
  • scubatr
    • Profili Görüntüle
    • Türkiyenin Tarafsız SCUBA Sitesi
Dekompresyon Hastalığı Vurgun
« : 26 Ocak 2013, 01:13:31 »
  • Yayınlama
  •           Henry kanununa göre gazların sıvı içindeki çözünülürlüğü kısmi basınçlarıyla doğru orantılıdır. Basınç arttıkça nitrojen gazının kısmi basıncı da artacağından, soluduğumuz havadaki nitrojen miktarı da artacaktır. Kısmı basınç etkisindeki değişimde olduğu gibi, etki süresinin artışıyla birlikte de kan ve dokularda çözünen nitrojen gazı miktarı artacaktır.
             Dekompresyon hastalığı, kanda çözünmüş halde bulunan nitrojenin, ortam basıncındaki ani düşüş ile birlikte gaz kabarcıkları haline dönüşmesi ile oluşur. Su altında kalınan süreye ve inilen derinliğe bağlı olarak ortaya çıkabilen bu hastalıktan korunmak için dalış tablolarında yer alan "Sıfır Deko Limitleri" ne uygun dalışlar planlanmalıdır.

    Arkadaşlar vurgun yemekde bir yetenek gerektirir aynı kafana silah tutup tetiği çekmek gibi Rus ruleti oynamak gibi kurallara uyan insan vurgun yemez dalmakdan korkmayın. Ben sadece bilin diye buraya yazıyorum    8)

    « Son Düzenleme: 17 Haziran 2013, 14:26:44 Gönderen: budaksener »
    Ben neden sualtında devamlı sırıtıyorum ?

    easyfun

    • Genel Moderatör
    • Istavrit
    • *****
    • İleti: 234
      • Profili Görüntüle
    Ynt: Dekompresyon Hastalığı Vurgun
    « Yanıtla #1 : 08 Temmuz 2013, 00:31:12 »
  • Yayınlama
  • Budak Hocamın eklediği Dekompresyon konusunu kitabına uygun olarak genişleteyim istedim. herkese yardımcı olması dileğiyle...

    NİTROJEN EMİLİMİ
    Giriş

    Nitrojen emilimini anlayabilmek için öncelikli olarak Henry kanunun anlaşılması gerekir. Henry kanunu, gazların sıvı içerisindeki çözünürlüğünün gaz basıncındaki değişimle doğru orantılı olarak değiştiğini ifade eder. Yani gaz basıncı artıkça, o gazın sıvı içerisindeki çözünme becerisi de artar. Tam tersi durumda da aynı şekilde gazın sıvı içerisindeki çözünebilme becerisi azalır.

    Gazların Sıvı İçindeki Çözünürlüğü, Havanın Vücut Dokularınca Emilimi

    Gazların sıvılarda çözünmesini belirleyen sadece gazın kısmi basıncı değil, aynı zamanda cinsi, sıvının cinsi, ortam sıcaklığı, çözünme katsayısı ve etki süresi gibi birçok etkendir. İnsan vücudunun da büyük bir bölümü sıvılardan oluşur ve bu sıvıların içerisinde de çözünmüş durumda gaz mevcuttur. Atmosferik hava karışımındaki her bir gaz, karakteristik özelliklerine ve kısmi basıncına bağlı olarak insan vücudundaki sıvılarda çözünmüş durumdadır. Örneğin deniz seviyesinde solunum yapan bir insanın vücudundaki sıvılarda, 1 bar hava karışım gazı eriyik halde bulunur. Deniz seviyesinden yükseklere doğru çıkıldıkça basınç düşeceğinden, vücut sıvılarındaki eriyik hava karışımı miktarı da düşer. Hava karışımında %78 oranında nitrojen, %21 oranında oksijen ve %1 oranında da diğer gazlar bulunduğuna göre; deniz seviyesinde bu gazların her birinin vücudumuzdaki sıvılarda bulunacakları oranlarda eşit olacak demektir. Oranlarının yanı sıra bu gazların her biri, vücut sıvılarımızda da kısmi basınçlarına bağlı olarak çözünerek emilecektir.

    Dalış süresince basınçlı hava soluyan biz dalıcılar içinse, deniz seviyesindeki kısmi basınç değerlerinden daha farklı hale gelen gazların vücudumuzdaki çözünürlükleri değişim gösterecektir. Örneğin 10 metre derinlikte ortam basıncı 2 bar olduğundan, soluduğumuz havadaki toplam hava karışımı basıncı da 2 bar olacaktır; yani 10 metre derinlikte soluduğumuz havadaki nitrojenin kısmi basıncı 0,78 x 2 = 1,56 bar olacaktır. Benzer şekilde solunan havadaki oksijen miktarı da artarak 0,21 x 2 = 0,42 bar kısmi basıncına ulaşır. Soluduğumuz hava karışımındaki her bir gazın kısmi basıncında, vücut dokularımız ile solunum havasında meydana gelen bu dengesizlik sonucunda, gazların daha yüksek basınca sahip olduğu solunum havasından daha düşük basınca sahip olduğu vücut sıvılarına doğru bir geçiş söz konusu olacaktır. Bu geçiş, oluşan kısmi basınç farklılığına ve her bir gazın karakteristik özelliklerine göre de bir takım fiziksel farklılıklar gösterecektir. Örneğin oksijen çok hızlı hareket eden ve vücut tarafından tüketilen bir gaz olduğu için, çok kısa sürede dengesizlik durumundan çıkarak, her iki bölgede de eşitlenmiş hale gelirken, atıl bir gaz olan nitrojen ise yavaş hareket ettiğinden ve vücutta tüketilmediğinden çok daha uzun sürelerde denge durumuna ulaşabilecektir. İşte bu özelliği ile diğer solunum gazlarından ayrılan nitrojen, dalış sporunun belki de en büyük problemi olan dekompresyon hastalığı riskini oluşturmaktadır.

    Her bir gaz denge durumuna ulaşmak için daha yoğun olduğu bölgeden, daha az yoğun olduğu bölgeye doğru geçiş yapar ki bu fiziksel hareket difüzyon ya da diğer bir adıyla yayılım olarak bilinir.
     


    Doyum anına değin süren yayılım azalan bir hızla devam eder, iki bölge arasındaki basınç eşitlenince sonlanır. Yayılım süresinde gazın hareketi incelenerek elde edilen grafiğe bakacak olursa; dekompresyon hastalığı teorisinin de temellerini oluşturan doku yarılanma süresinin (1/6) nasıl bulunduğu görülecektir.

    Şekilde görüleceği gibi 6 birim zaman içerisindeki yayılım eğrisi, iki bölge arasında geçen 6 birim zamanın sonunda %100 değerine ulaşarak denge durumuna gelir. Bu eğriye bakıldığında yayılımın denge durumuna doğru ilerledikçe giderek yavaşladığı görülmektedir. Yukarıdaki grafiğe bakıldığında, ilk birim zamanda yarılanan denge durumunun tam dengeye ulaşabilmesi (saturasyon) için 5 birim zamanın daha geçmesi gerektiği görülüyor.

    İşte bu basit fizik yasasının sonuçlarına göre hesaplanarak planlanan dalış tabloları da güvenli dalış sürelerinin hesaplanmasını sağlamaktadır. Doku yarılanması süresi olarak da bilinen yayılım etkisi, vücutta referans olarak alınmış belirli dokuların modellenerek hesaplanması sonucu elde edilen sürelerle ortaya çıkmıştır. Dekompresyonsuz dalış limitleri hesaplanırken doku yarılanmasının referans alınması ve güvenli sınırın da bu sürenin altında kalan doygunluk değerleri ile ölçülmesi, bu tip hesaplamalar için esas alınmaktadır.

    Dalış süresince meydana gelen basınç dengesizliği sonucu vücut sıvılarına doğru gaz yayılımı devam eden dalıcı, belirli bir süre sonra doygun hale gelecektir. Nitrojenin vücut tarafından kullanılmadığı ve de yavaş yayılım gösterdiği düşünülecek olursa, dalış sonrasında da bu gazın vücudu hızlıca terk etmeyeceği anlaşılacaktır. Dalış süresince olduğu gibi, dalıştan sonra da bu sefer tam tersi yönde, yani doku sıvılarından havaya doğru gaz yayılımı başlayacaktır. İşte bu mekanizmayı, kısaca gaz alım ve gaz atım süreçleri olarak tanımlıyoruz. Gaz alım süreci inilen derinlikten, yani nitrojen gazının kısmi basıncından, solunan hava miktarından ve de vücuttaki kan dolaşımından, yani gazın vücut sıvılarıyla ilişkilenmesinden etkilenir. Benzer şekilde gaz atım sürecinde ise gazın vücuttan atımı, vücut sıvılarındaki gaz kısmi basıncı ile ortam havasındaki kısmi basınç farkından, geçen süreden ve kan dolaşımından etkilenir. Örneğin sıvılarında az miktarda nitrojen çözünen bir dalıcı yüzeye döndükten sonra, kısa bir sürede normalden fazla sahip olduğu nitrojeni solunumla atabilirken, daha çok gaz biriktirmiş bir dalıcı için yüzeyde geçmesi gereken bu süre artacaktır.
     


    Belirli değerler aşılmadığı sürece vücutta biriken nitrojen, yüzeye dönüldükten sonra solunum yoluyla atılabilir. Yani sıvılar için eriyik durumda yayılım yoluyla havaya karışabilir. Vücutta sahip olunan fazladan nitrojenin oluşturduğu bu süreç aşırı doygunluk (supersaturasyon) olarak da bilinir ve her dalıştan sonra dalıcılar az da olsa nitrojence aşırı doygun haldedir; bu yüzden de yüzeyde belirli bir süre geçirerek ya da bir sonraki dalışa bu aşırı doygunluk değerini hesaplayıp ekledikten sonra başlarlar. Dalıcılar bir sonraki dalışlarına ekleyecekleri bu aşırı doygunluk süresine artık nitrojen ya da rezidüel nitrojen zamanı da denir.

    Eğer dalış süresince vücuda alınan nitrojen miktarı güvenli sınırları aşmış ve buna karşı bir önlem almaksızın yüzeye dönülmüşse, böyle bir durumda dalıcının vücut sıvılarındaki nitrojen miktarı tolerans düzeyinin üstüne çıkmış demektir. Aşırı doygun (supersature) hale gelen vücut sıvılarında, doğal yayılım mekanizması, bu bölgede biriken gazın atımı için yetersiz kalır. Sıvıda biriken gazın tamamı bu yolla atılamayacak kadar çok olduğundan, sıvı içerisinde eriyik olan gaz hızlı bir şekilde hareket etmeye başlar ve zaten homojen olmayan doku sıvılarında yer alan çeşitli parçacıkların yüzeyine tutunarak kabarcık oluşturur. Mikro kabarcık teorisi olarak da bilinen bu mekanizma, gaz kabarcıklarının sıvı içerisinde nasıl oluştuğunu açıklar. Gaz kabarcıkları, neredeyse her güvenli dalıştan sonra da oluşabilir. Ancak bu gaz kabarcıklarının sayısı ve çapları herhangi bir problem yaratmayacak kadar sınırlıdır ki bu tip kabarcıklara sessiz kabarcık denir. Kabarcıkların bu tipte olanları doppler ultrasonik ses detektöründe dinlenemez olduğundan, onlara sessiz adı verilmiştir. Ancak dekompresyon hastalığını oluşturan kabarcıklar, doppler detektörü tarafından belirlenebilir; o yüzden de bunlara sesli kabarcıklar denilir. Vücut sıvılarında meydana gelen bu denli büyük ve ultrasonik (ses ötesi) dalgalar üreten kabarcıklar çeşitli noktalarda sinir dokusunda birikerek baskı uygular ve sinirsel etkiler çıkarabilir ya da eklemler de birikerek mekanik hasarlar oluşturabilir. Yoğunlukları ve bölgelerine göre farklı belirtiler göstererek ortaya çıkabilen bu kabarcıklar dekompresyon hastalığı olarak bilinen rahatsızlığın temel nedenidir.

    Derin ve uzun dip süreli dalışlar, nitrojen atımına izin vermeyen hızlı çıkış ya da güvenlik durağı ihlali, fizyolojik bir takım ihmaller ve/veya dekompresyon duraklı dalış planlamaları gibi birçok sebepten dolayı dalıcıların vücudunda sesli kabarcıklar oluşabilir. Bu ve benzeri hatalı uygulamaların alınacak önlemlerle ve doğru dalış planlamasıyla oluşmadan önlenmesi mümkündür.

    Gazların Zehirleyici Etkileri

    Atmosferik hava karışımındaki her bir gazın normal şartlar ve kısmi basınçları altında zehirleyici etkisi olmamakla birlikte, bu gazların her birinin kısmi basınçtaki değişimle birlikte solunması halinde çeşitli zehirleyici etkilere sahip olabileceği bilinmelidir. Örneğin hayati öneme sahip olan oksijenin dahi belirli bir miktarın üzerinde solunuyor olması sonucu zehirleyici etkiler gösterebileceği bilinmektedir. Atmosferik gaz karışımının büyük bir bölümünü oluşturan nitrojenin de yüksek basınç altında sinir siteminde bir takım etkiler oluşturarak, sarhoşluğa benzer bir zehirlenmeye sebep olduğu, karbondioksitinse yokluğunda ya da çokluğunda bir takım solunum problemlerine sebep olduğu bilinir. Atmosferik gaz karışımında bulunmaması gereken, ancak çevresel şartlardan dolayı solunum havasına giren karbonmonoksitin de kandaki oksijen taşınışını sınırlayarak oksijensizliğe sebep olduğu bilinmelidir. Bu konuda sizlere kitabınızın 2T1 Dalış Hastalıkları bölümünde geniş bilgi verilmişti.

    Dekompresyon Hastalığı

    Yüksek kısmi basınçlı nitrojenin, belirli bir değerin üzerinde vücutta birikmesi sonu aşırı doygun (supersature) hale gelen dokulardaki ve dolaşım sistemi içindeki nitrojen ortam basıncının azalması ile kabarcık hale geçecektir. İşte bu kabarcıkların miktarı ve bölgesi meydana gelebilecek dekompresyon hastalığının da türünü ve şiddetini belirlemektedir.
    Günümüzde, dekompresyon hastalığına tutulan organa, sisteme veya dokuya göre bir sınıflandırma yapılmaktadır. Aşağıdaki belirti ve bulgular, tutulan sisteme göre sınıflandırılmıştır.

    Deri

    Dekompresyon hastalığına ait deri belirti ve bulgular, hafif ve çok kısıtlı bir bölgeyi ilgilendirenlerden, ciddi ve tüm vücudu ilgilendiren formlara kadar değişebilir.

    KAŞINTI: En çok kollar, eller, bacak ve ayaklar ile burun ve kulağı tutar. Gerçek bir dekompresyon hastalığından farklıdır. Genellikle kısa ve derin dalışlardan sonra ortaya çıkar. Çıkıştan çok kısa süre sonra ortadan kalkar ve herhangi bir görsel belirtisi yoktur.
    KIZAMIK BENZERİ DÖKÜNTÜLER: Sıklık sırasıyla göğüste, omuzlarda, sırtta, karnın üst kısmında ve uylukta görülür. Kılların dikleşmesi ve muhtemelen histamin salınmasıyla ilişkili olarak kızamıktakine benzer tek tek noktasal kızarıklıklarla kendini gösterir. Genellikle birkaç dakikada ortadan kalkmasına rağmen bazen saatlerce kaybolmadığı da görülür.

    LEKE BENZERİ DÖKÜNTÜLER: Kızamık benzeri tek tek kızarıklıkların birleşmiş hali gibidir. Aynı bölgelerde rastlanmasına karşın deri toplardamarlarının da tutulduğu görülür. Geniş kızarıklıklar birbirleri ile birleşerek düz ve keskin kenarlı bir leke oluşturur. Böyle olgularda öksürme ya da valsalva manevrasıyla deri toplardamarları belirginleşir.

    MERMER GÖRÜNTÜSÜ: Deride küçük soluk alanlar ile alacalı morlukların birleşmesinden oluşmuştur. Dış kenarlara doğru, önce kızarıklık, daha sonra morluklar oluşturarak yayılır. Bu alanlar, etraflarındaki deriden daha sıcak ve hassastır. Tedaviye çok kısa sürede cevap vermekle birlikte, dokunmakla ağrı yakınması birkaç saat daha sürebilir. Vücudun her yerinde görülebilen bu olgularda, deride meydana gelen ödemlerle adeta bir mermer görüntüsü oluşur. Hem dokularda hem de deri damarlarında tutulum olduğundan daha ciddi belirti ve bulguların habercisi olabilir.

    DERİ ALTI ANFİZEMİ: Dokunarak deri altında belirli bölgelerde veya kas kirişleri boyunca hava kabarcıklarının çıtırtısı hissedilebilir ve radyolojik olarak ortaya konabilir. Bu tip anfizemi (doku şişmelerini) akciğer çıkış sıkışmalarında görülen anfizemle karıştırmamak gerekir.

    LENF TUTULMASI: Lenf damarlarının tutulması, belirli bölgelerin şişmesi şeklinde görülür. Gövdede sık görülür ancak ense ve başta da rastlanabilir.

    DİĞERLERİ: Uç sinirlerin veya omuriliğin tutulumu ile hissizlik, uyuşma veya aşırı ağrılar; eşlik eden eklemin üzerindeki deride şişmeler; gövdede çizik benzeri görüntüler, yukarıda sayılan deri belirtilerine eşlik edebilir.

    Kas-İskelet Sistemi

    Eklem tutulumu, tüm dekompresyon hastalığı olgularının yaklaşık %85-90'ını oluşturur. Dalıcılarda omuz eklemi en fazla tutulan bölgedir. Bunu eşit sıklıkta tutulan dirsek, el bileği ve el parmakları, ayak bileği, diz ve kalça izler. Çene eklemi ve omurga eklemleri ise yapıları dolayısıyla tutulmaz. Eğer iki eklem tutulmuşsa, bunlar genellikle birbirine komşu eklemlerdir. Karşı taraf eklemi ile birlikte görülmesi son derece nadirdir. Eklem içinde, çevresinde ve kas lifleri arasında gaz bölgelerini radyolojik olarak gözlemlemek mümkündür. Bir uzvun dolaşımı boğarak engellenirse o bölgede hastalık gelişimi daha sık görülür. Pilotlarda, platform dalıcılarında ve tünel işçilerinde kalça ve diz ekleminin sık tutulması, bunların dekompresyon yaparken oturmaları, dolayısıyla bükülü uzuvların dolaşımının engellenmesine bağlanmaktadır.

    Ağrının karakteri çok değişkendir. Basitçe ekleminin varlığından haberdar olmaktan, batıcı ağrıya kadar değişebilir. Hasta genellikle ağrıyan eklemini hareket ettirmekten kaçınır ve en rahat pozisyonda tutmaya eğilim gösterir. Ağrı genellikle derin ve künt bir tarzdadır; ancak ani batma tarzında nöbetler gelebilir. Tansiyon aleti ile eklem üzerine basınç uygulanması ağrıyı azaltır ve bu durum, tedavi sırasında tedaviye verilen yanıtı takip etmekte bir ölçüt olarak kullanılabilir.

    Hafif yakınmalar "işkillenme" olarak adlandırılır ve tedavi edilmeden birkaç saat sürebilir. Daha ciddi olgularda ağrı, 12-24 saat içinde giderek artar ve tedavi edilmezse 3-7 gün künt ağrı şeklinde devam ederek ortadan kalkar. Bu tip dekompresyon hastalığı ile kemik ölümü olarak adlandırılan bir dalış hastalığı (disbarik osteonekroz) arasında yakın ilişki bulunduğundan, mutlaka en kısa zamanda basınç odası tedavisi gerekmektedir.

    Sinir Sistemi

    Sinir sistemine ait tutulumlar, tutulan organa ve bölgeye bağlı olarak büyük bir çeşitlilik gösterir. Ayrıca, yapılan dalışın türü de tutulan organ üzerinde büyük etkilere sahiptir. Örneğin platform dalıcılarında eklem tutulmaları %86 iken, amatör dalıcılar arasında sinir sistemi tutulmaları %80 gibi yüksek bir düzeydedir.

    Beyin tutulmalarının omurilik tutulmalarına oranla daha seyrek olduğu genellikle kabul edilmektedir. Tutulum, daha çok beyin atardamarlarının kabarcıklarla tıkanması (atardamar gaz tıkanması) ve bunların beslediği alanın hasara uğraması şeklindedir. Bu haliyle kafa travması ya da beyin kanamasında görülen belirti ve bulguların tüm çeşitliliği dekompresyon hastalığında da görülebilir. Genellikle vücudun bir yarısını tutan felçler, görme bozuklukları, şiddetli baş ağrısı, genel beyinsel faaliyetlerin bozulması, hafıza kaybı, kişilik değişiklikleri, akli bozukluklar, nöbetler ve ölüm görülebilir. Beyincik etkilenmişse konuşma bozuklukları, denge kusurları, ayakta durmada güçlük, titremeler görülebilir.

    Bazı serilerde tüm sinir sistemi tutulmalarının yaklaşık %80'i omuriliğe bağlıdır. Omuriliğin en sık etkilenen bölümleri, göğüs kafesine ve belin üst kısmına rastlayan bölgeleridir. Sırasıyla yan, arka ve ön kolonlar tutulur ve daha sık etkilenir. Damar etrafında kanamalar, ödem ve omuriliğin hasarı izlenebilir. Çıkışta sırtta veya göğsün ortasında ağrı hissedilmesi her zaman şart değildir. Ancak varlığı durumun ağır olacağına işaret eder. Omuriliğin etkilendiği bölgenin altındaki fonksiyonlar bozulmuştur. Genellikle belden aşağı uzuvlarda değişik derecelerde kas gücü kayıpları, felçler, duyu kusurları, idrar, dışkılıma bozuklukları gözlenir. Beyinden farklı olarak omurilik hasarları, atardamar tıkanmalarından çok, kabarcığın doğrudan mekanik etkisine, ama daha çok toplardamar tıkanmasına bağlanmaktadır. Omurilik toplardamarının akış özellikleri, burada kabarcık gelişimine ve toplardamarın tıkanarak omuriliğin içinde kanamasına ve ödem oluşmasına yol açmaktadır.

    Bazı hallerde, merkezi sinir sistemi etkilenmeden uzuvlara ait sinirlerin tutulduğu gözlenir. Sinir kılıfları içinde oluşan kabarcıklar bu sinirlere zarar vererek ilgili alanda işlev kaybına yol açar. Bu kayıplar yanlışlıkla merkezi sinir sistemi tutulumuna bağlanabilir.

    Kalp-Akciğer Sistemi

    Daha önce de ele alındığı gibi, dokularda oluşan kabarcıkların çok büyük bölümü akciğerler tarafından filtre edilir. Ancak bu filtreleme kapasitesi, özellikle kısa sürede akciğerlere gelen fazla miktardaki kabarcıklarla aşıldığında akciğerlere ait belirtiler ortaya çıkar. Bu belirtilerin ortaya konulabilmesi için akciğer kılcal damarlarının yaklaşık olarak %10'undan fazlasının tıkanması gerekmektedir.

    Solunum sıklığının artması, soluk darlığı ve ağrı belirgindir. Ağrı, derin soluk almakla artar. Sigara içmek belirtileri arttırır ve ısrarlı bir öksürüğe yol açar. Akciğer belirtilerinin çoğu yüzeysel soluk almakla, oksijen solumakla veya basınç altına almakla ortadan kalkacaktır. Ancak durumun ağırlaşması halinde morarma, hipoksi ve akciğer şoku ile birlikte ölüm görülebilir.

    Akciğer kılcal damarlarının tıkanması ile akciğere gidebilen ve böylece akciğerden sol kalbe dönen kan miktarı azaldığından, nabız yüzeyselleşir, kan basıncı düşer ve bu başlı başına bir dolaşım şoku nedeni olabilir. Kalp damarlarının kabarcıklarla tıkanması nadir oluşan, ancak gerçekleştiğinde kalp enfarktüsüne yol açan bir durumdur. Böyle bir durumda göğüs ağrısı, ritim bozuklukları ve ani ölümler görülebilir.

    Sindirim Sistemi

    Hafif olgularda iştahsızlık, bulantı, kusma, karın ağrıları ve ishal görülebilir. Durum daha ciddi ise, bağırsakların belirli bölgelerinin dolaşımının bozulmasıyla bağırsak enfarktüsü ve kanamalar görülebilir.

    İç Kulak

    İç kulakta, işitme ve denge fonksiyonlarını sağlayan organlar yer alır. İşitme organının etkilenmesi halinde işitme kaybı ve çınlama, denge organının etkilenmesi halinde ise denge kaybı, bulantı, kusma ve yürüme bozuklukları gözlenir. Bu tip bir tutulum, platform dalışlarında ve özellikle karışım gazla yapılan dalışlarda görülür. Sıklıkla helyum karışımı kullanımından nitrojen karışımı kullanımına geçişte ortaya çıkar. Sürekli iniş-çıkışların gerçekleştiği (yo-yo dalışı) kısa süreli ve çok sayıda dalış, bu tür tutuluma yol açabilir.

    Diğer Belirtiler

    Özellikle derin ve uzun dalışlardan sonra hızlı çıkışlarda, birçok organ sistemini tutan dekompresyon hastalığı, şoka ve ani ölümlere yol açabilir. Sırtta, belde ve göğüste hissedilen ağrılar omurilik tutulmasının habercisi olabilir. Özellikle karnın alt kısmında gözlenen ağrı omurilikte oluşan dekompresyon hastalığının habercisidir ve ciddi problemler oluşturabilir. Birçok dekompresyonlu dalıştan sonra görülen yorgunluk da dekompresyon hastalığının belirtisi olabilir. Nadiren yorgunluk, dekompresyon hastalığının tek belirtisi olarak kalır. Genel bir hastalık hali ve iştahsızlık da bazen bir dekompresyon hastalığı belirtisidir. Bu belirtiler ya hormon salınışına, ya akciğer tutulumuna ya da beyine ait hasarlara bağlıdır. Özellikle son durumda, bu belirtiler bile tedavi için hazırlıklı olmayı gerektirir.

    Dekompresyon hastalığı tüm dokuları, organları ve sistemleri ilgilendirdiğinden belirti ve bulgular çok çeşitlidir. Yukarıda özetlenmeye çalışılanlar, görülebilecek belirti ve bulguların tümü değil, sadece sık olarak rastlanılanlardır.
    Dekompresyon Hastalığını Oluşturan Etkenler: Dekompresyon hastalığının en önemli parametreleri kuşkusuz derinlik ve süredir. Dekompresyon hastalığının önlenmesi için süreler ve derinliklerin verildiği tablolar ya da dalış bilgisayarlarının kullanımı en sağlıklı yöntemdir. Bu tip referanslar, sayılabilir ve rahatlıkla dalıcı tarafından gözlenebilir olduğundan oldukça pratiktir; ancak dekompresyon hastalığı sadece inilen derinlik ya da dip süresi değerleri ile sınırlı değildir. Bu etkenleri fizyolojik ve fiziksel etkenler olarak iki gurupta toplayabiliriz.

    Fizyolojik etkenler                                   Fiziksel etkenler
    Genel sağlık durumu                                   Derinlik ve zaman
    Sigara kullanımı                                           Su altındaki aktiviteler
    Alkol                                                                   Yanlış deko düzeni
    Yaş                                                                   Ardışık dalış
    Yaralanmalar                                                   Mükerrer çıkış (yo-yo dalışı)
    Vücut sıcaklığı                                                   Çıkış hızı Yorgunluk
    Dalış sonrası aktiviteleri
    Kilo
    İlaç kullanımı

    Şüphesiz dekompresyon hastalığını etkileyen en önemli unsurlar, dalınan derinlik ve bu derinlikte geçen süredir. Ancak bunların dışında kalan, dalış türüne ve dalıcıya ait 
    birçok unsur da, ya dekompresyon hastalığı oluşumuna ya da oluşan bir dekompresyon hastalığının şiddetine etki eder.

    Sualtındaki akıntı gibi aşırı eforlu aktiviteler doku-kan arası nitrojen değişimini artırır; ayrıca solunum miktarının artışı da alınan nitrojen miktarının artması demektir. Yapılan araştırmalar sualtındaki aktivitenin artışının, nitrojen atımında da artış yarattığını gözlemlemişlerdir. Ancak aktiviteyle artan nitrojen atımı, aktivite sonucu dokulara alınacak nitrojen miktarından daha az olacaktır.

    Kullandığı tabloya göre, dekompresyon sınırlarını aşmayan bir dalıcıda da dekompresyon hastalığı ortaya çıkabilir. Dalıcılar tabloların yüzde yüz güvenilir olmadığını bilmelidir; piyasada bulunan tabloların hiç biri de kendisini yüze yüz güvenilir olarak değerlendirmez. Tablolar, belirli bir dekompresyon teorisi üzerine kurulan algoritma bütünüdür. Dalıcının fiziksel ve fizyolojik etkenlerinin etkisi unutulmamalıdır.

    Dalıcı bu tabloların kullanımı doğru olarak bilmeli ve uygulamalıdır. Ardışık dalışlar dekompresyon hastalığı riskini değişik yollarla arttırır. Her şeyden önce, ilk dalıştan vücutta kalan nitrojen ikinci dalışa eklenecektir. Ancak buna uygun dalış tabloları kullanılsa da, gün içinde sık dalışın ve yo-yo dalışlarının tehlikeler yarattığı kabul edilmektedir. Bunun nedenleri olarak, ilk dalışa ait sessiz kabarcıkların ikinci dalışta tam olarak ortadan kalkamadığı durumlarda, eklenen nitrojenle daha da büyümeleri; ayrıca, dalışla birlikte boyları küçülen kabarcıkların akciğer filtrasyonunu aşarak atardamar sistemine geçmeleri sayılabilir.

    Dalış sıklığı çift yönlü bir etkiye sahiptir. Biliyoruz ki dekompresyon hastalığı sezonun ilk dalışlarında veya bir tatilden sonraki ilk dalışlarda daha sık gözlenir. Sürekli dalış yapmak, henüz aydınlatılmamış mekanizmalara bağlı olarak, dekompresyon hastalığı gelişimine karşı bir oranda bağışıklık sağlar. İleri sürülen bir teori, sürekli dalmanın vücutta bulunan doğal çekirdekleri ortadan kaldırdığı şeklindedir. Ancak bir hafta boyunca hiç ara vermeden sürekli dalışın da dekompresyon hastalığı gelişimini kolaylaştırdığı unutulmamalıdır.

    Vücutta biriken nitrojen gazının normal yollarla ve solunum sistemi aracılığıyla dışarı atılması, belli bir çıkış hızına uyulmasını gerektirir. Bu hızın üzerinde çıkışlar, vücutta kritik değerin aşılarak kabarcıkların gelişmesine yol açar.

    Vücuttaki sıvı kaybı dekompresyon hastalığı riskini arttırır. Dalış öncesi içilen alkol, çay, kahve vb. sıvılar, diürik etkisi sebebiyle vücuttan sıvı kaybına sebep olur. Bu tip durumlarda dekompresyon sınırları, kullanılan tablolara göre aşılmamış olsa da hastalık belirtileri ortaya çıkabilir. Sıvı kaybına da sebep olan alkolün dalış üzerine esas etkisi ise uyuşturucu özelliğe sahip olmasıdır. Dalış öncesi son 24 saat içinde kesinlikle alkol alınmamalıdır.

    Fazla kilo, dekompresyon hastalığına yatkınlığı arttıran bir unsur olarak kabul edilir. Yağlı dokularda nitrojenin daha fazla çözünmesi, bunun en çok kabul gören açıklamasıdır. Ancak kilolu kişilerin fizik kondisyon açısından genellikle daha kötü durumda olması da bunun bir nedenidir.

    Dekompresyon süresince aktivite, vücudu sıcak tutarak doku kanlanmasının sürekliliğini sağlar; böylelikle de nitrojenin dokular tarafından soğurulmasının (alımının) bir düşüş göstermeden devam ettiği varsayılır. Bu tip bir mekanizma, dekompresyon riskini ve deko-duruş (deko-stop) süresini azaltır. Sıcak dalıcı, nitrojeni soğuk dalıcıya oranla daha çabuk bir şekilde dokularından atar. Sualtındaki aktiviteye bağlı olduğu kadar, dalışın hangi evresinde aktivitede bulunulduğu da dekompresyon hastalığı açısından belirleyicidir. Örneğin, dekompresyon süresince soğuk olan dalıcı daha az nitrojeni dokularından atar; dalış esnasında soğuk olan dalıcı ise daha az nitrojeni dokularına alır. Dekompresyonlu dalışlarda, dip zamanı boyunca soğuk olan dalıcılarda, sıcak olanlara oranla damar içi kabarcıklaşmanın daha az olduğu saptanmıştır. Dekompresyon süresince ya da sonrasında soğuk olan dalıcı, bu dönemde sıcak olan dalıcıya kıyasala daha fazla dekompresyon hastalığı riski taşır. Çünkü soğuk dalıcı dekompresyon sırasında daha az nitrojeni dokularından atabilecek durumdadır.

    Dalışın ilk zamanlarında Amerikan ve İngiliz donanması, dalıcılara dekompresyon sonrasında rutin olarak egzersiz yaptırılmaktaydı. O tarihlerde egzersizin dokulardaki nitrojen atımını hızlandıracağı düşünülüyordu. Zamanla yapılan araştırmalarda bu tip egzersizlerin dekompresyon hastalığı riskini artırdığı ve ortaya çıkmış olan belirtileri de daha da ağırlaştırdığı görüldü. İlerleyen yıllarda, dalış sonrası bu tip egzersizlerin kesinlikle yapılmaması gerekliliği üzerinde durulmuştur.

    Eğer dokularda aşırı doyum (supersaturasyon) ve kabarcık oluşumu gerçekleşmemiş ise, egzersizin nitrojen atımını hızlandıracağı söylenebilir. Dekompresyon süresince egzersiz, hastalık riskini azaltır ve daha kısa dekompresyon beklemeleri gerçekleştirilmesini sağlar.

    Dalış öncesinde yapılacak, doku içerisindeki kabarcık formu ya da nitrojen değişimini etkileyebilecek herhangi bir faktör de hastalığın ortaya çıkışında etken olabilir. İnsanlar ve hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar, dalış öncesi egzersizin dekompresyon hastalığı riskini artırdığını gösterir. Dalış öncesi son 24 saat içinde ağırlık çalışması yapan dalıcılar dekompresyon hastalığı geliştiği bazı deneklerde gözlenmiştir. Yine, dalış öncesi farklı türdeki aktiviteler de (örneğin, koşma, yüzme vb.) oluşacak dekompresyon hastalığının şiddetini artıracaktır.

    Vücut dokuları ve kanda su miktarının azalması (dehidrasyon), dekompresyon hastalığına yatkınlığı arttırır. Dehidrasyon, kanın koyulaşmasına, akımının yavaşlamasına ve kolayca pıhtılaşmasına yol açar. Dalışlardan önce yeterli düzeyde su içilmiş olması, özellikle sıcak yaz günlerinde önem taşır. Dalıştan bir gün önce alınan alkolün en belirgin etkisi de dehidrasyon yaratmasıdır.

    Dalış sonrası yükselti çıkılması dolayısıyla dekompresyon hastalığı riski artacaktır. Kan sıvısında deniz seviyesinde sessiz forma sahip olan kabarcıklar, yükseltiyle beraber azalacak ortam basıncında genleşerek sesli forma dönüşebilir. Yine bu tip bir durum, dalış sonrası uçuşlarda, kabin basıncının düşüşü sonucu ortaya çıkabilir. Bu sebepten her dekompresyon tablosunun dalış sonrası uçuşlar için belirli bir yüzey bekleme süresi bulunur.

    Dalış ve Uçuş: Günümüzde birçok dalış bölgesine ulaşım için havayolu taşımacılığı tercih edilir. Dalış sonrası uçuşta yükselti etkisine bağlı olarak ortam basıncı düşer ve dokulardaki gazlar belirli oranlarda genleşir. Eğer dalış sonrası dokulara yeterince nitrojen yüklenmiş ve daha sonrasında uçuşta yeterince yükselti etkisi yaratılmışsa (ortam basıncı düşmüşse), kanda eriyik halde bulunan nitrojen kabarcık forma geçip dekompresyon hastalığını oluşturabilir Ancak yine de bu tip bir durumla dalış sonrası pek sık karşılaşılmamıştır. Ama yinede göz ardı edilmemesi gerekir. Dalıcılarda dalış sonrası çok kısa bir süre içinde uçuş gerçekleştirmek oldukça ender bir durumdur, ayrıca ticari uçuşlarda kullanılan uçakların kabin basınçları arttırılmış olduğundan, uçakta da her hangi bir yükselti etkisi oluşmaz. Ancak oldukça nadir de olsa kabin basıncının düşebilme olasılığı vardır. Dalış sonrası uçuşun riskini belirlemek oldukça zordur. Risk, dalış derinliği, gün içindeki dalış sayısı, dalışlar arası yüzey zamanları, dalış süresi, son dalıştan sonra uçuşa geçmeden önceki yüzey zamanı, uçuşta çıkılan yükseklik ve dalıcının fizyolojik durumu gibi birçok değişkene bağlı olarak değişecektir. Dekompresyon tabloları dalış sonrasında uçulmaması gereken zamanları veriyor olsa da yinede en azından 12 saatlik bir süre uçağa binilmemelidir. Günler boyunca sürekli dalış yapılmış ise 24 saatlik bir süre uçağa binmemek daha emniyetli olacaktır.

    Adaptasyon: Eğer dalıcı rutin olarak basınç etkisi altında kalıyorsa, bu derinliklerde sürekli dalış yapmayanlara kıyasla daha düşük risk taşıyor denebilir. Yapılan araştırmalar rutin basınç etkisinin dalıcılarda bir takım açıklanamamış adaptasyon mekanizmalarını oluşturduğu görülmüştür.
    İlkyardım ve Tedavi
    Dekompresyon hastalığının tedavisi üç ana başlık altında incelenebilir.

    Medikal Tedavi (İlaç Tedavisi)

    Bu bölüme başlamadan önce bilinmelidir ki Haç tedavisi uygulamak kesinlikle bu konuda tıp eğitimi almış doktorların yetkisi dahilindedir. Aşağıda ilaçlar ile ilgili yazılanlar sîzlerin bu konuda bilgi sahibi olmanızı amaçlamaktadır. Fakat bu ilaçları hastalara uygulamanızı kesinlikle amaçlamamaktadır. Burada yer alan oksijen solutulma bu konuda eğitim almış olmanız kaydı ile yapabileceğiniz bir müdahaledir.

    %100 Oksijen: Tedavide en önemli girişim hastaya %100 oksijen solutmaktır. Ağız ve burnu tamamen kapatmak, dışarıdan hava girmesine engel olmak ve oksijen tüketimini en aza indirmek için öncelikle istem valflı bir oksijen devresi seçilmelidir. Serbest akışlı sistemler, tekne veya dalış merkezindeki kısıtlı miktarda oksijenin çok çabuk bitmesine yol açabilir. Ayrıca kenarları delikli maskeler ya da yalnızca buruna yerleştirilen kateterlerle %100 oksijen sağlamak olanaksızdır. Oksijen tedavisi basınç odasına ulaşana kadar sürdürülmelidir. Uzun süreli transferlerde, oksijenin zehirleyici etkisinden sakınmak amacıyla her 25 dakikalık oksijen solunumunun ardından 5 dakikalık hava molalarının verilmesi uygun olacaktır.

    Damar İçi Sıvı: Dekompresyon hastalığı sırasında bozulmuş dolaşımı düzenlemek için damar içine serum uygulanmalıdır. En yakın sağlık kurumuna ulaşıldığında, buradaki doktorun onayı ile öncelikle Rheomakrodeks, bunun bulunmadığı durumlarda ringer laktat hatta izotonik solüsyonlarla damar içi sıvı tedavisi uygulanmalıdır. Sıvılar ilk 1 saat içinde 500 ml, sonraki 4-6 saat içinde ise ikinci 500 ml gidecek şekilde ayarlanmalıdır.

    Aspirin: Damar içi pıhtı oluşumunu engellemek için kullanılır. Bilinci yerinde hastalara günde iki kez bebek aspirini ya da sabah akşam yarım normal aspirin verilebilir.
    Kortikosteroid: Anti-ödem etki için kullanılır. En uygun seçenek deksametazondur. İlk doz 1 ampul (8 mg) damar içine, sonraki dozlar ise yarım ampul (4 mg) 6 saat ara ile kas içine uygulanır. Steroid uygulanması doktor onayı ile başka bir sakınca bulunmadığı durumda yapılabilir. Dalıştan önce uygulanmasının ise dekompresyon hastalığından koruyucu etkisi yoktur. Transfer için yola çıkılmadan önce hastanın idrarını yapıp yapamadığı saptanmalıdır. Böylesi bir durumun bulunması halinde bir doktor tarafından idrar sondası uygulanması gerekir. Benzer biçimde, doktor tarafından gerekli görülmesi halinde antibiyotik, B vitamini uygulanabilir.

    Rekompresyon Tedavisi (Hiperbarik Tedavi) : Bu deyimden hastanın basınç odası içinde tedavisi anlaşılır. Tedavi hava, oksijen ya da karışım gazlar ile değişik tablolar kullanılarak uygulanır. Olası bir dekompresyon hastalığı durumunda, Türkiye'de başvurulması gereken merkezlerin adresleri ve telefon bilgileri dalıcı tarafından bilinmelidir. Halk arasında "aksona", adıyla bilinen su içi rekompresyon tedavisi kesinlikle uygulanmamalıdır. Bu tür bir tedavinin pratikteki zorluklarının yanı sıra, yetersiz ve yanlış tedavi hastanın durumunu daha da ağırlaştırır ve yaşamına mal olabilir.

    Rehabilitasyon Tedavisi: Hastanın kas gücünü ve koordinasyonunu eski haline getirmek için yapılan tedavidir. Rekompresyon tedavisiyle beraber uygulanır.

    Hasta Transferi: Hastanın ilk aşamada bir sağlık merkezi, daha sonra hiperbarik merkeze yollanması sırasında alınacak önlemler çok önemlidir. İlk sağlık kurumuna gidene kadar mutlaka %100 oksijen solutulmalıdır. Ayrıca hiperbarik merkez ile telefonla bağlantı kurulmalı ve bu merkezin yönlendirmesi doğrultusunda hareket edilmelidir. Transferde zaman çok önemlidir. İlk üç saat içinde hiperbarik tedaviye girenlerde kalıntı çok az, ilk 6 saat içinde girenlerde ilk tedaviden sonra %50 oranındadır.

    Transfer sırasında alçak uçuş yapabilen bir helikopter veya kabin içi basıncı ayarlı bir uçak en uygunudur. Uçağın pilotuna durum bildirilerek, kabin içi basıncını 1600 fit, en fazla 2300 fit'te tutması istenmelidir. Uçak içindeki acil durum oksijeni kullanılabilir. İlaçla tedavi yolculuk süresince de sürdürülmelidir. Transfer sırasında araç ayarlanması, tedavinin sürdürülmesi ve hiperbarik merkezinin hazır olması için uyarılması, soğukkanlı ve düzenli bir organizasyon gerektirir. Hastalık ne kadar geç tanımlanırsa tanımlansın hiperbarik tedavi uygulamasına muhakkak başlanmalıdır.

    Önlemler
    Dekompresyon hastalığından korunmanın en kolay yolu dekompresyonsuz dalış tablolarını kullanmak ve kuralarına harfiyen uymaktır. Sportif amaçlı dalışlarda dekompresyonlu dalışlar yapılmayacağından, başka bir deyimle 0 deko sınırları içinde dalışlar yapılacağından, dalış başka bir nedenden dolayı acilen bitirilse bile dekompresyon hastalığı görülme riski azdır. Ancak seyrek olmakla birlikte dekompresyon gerektirmeyen dalışlarda da dekompresyon hastalığı görülebileceği unutulmamalıdır.
    Nereye kadar uçabilirim havada
    Nereye kadar kaçabilirim karada
    Sevmedikleri tek yer denizdir bilirim
    Denizler benim denizlerim
               Denizler benim haberin yok güzelim

     


    Facebook Yorumları